Lasitkli Don
Yeni yaptırdığım körüklü çizmelerimi çekmişim, dolanıyorum Muğla’nın taşlı eski sokaklarında. Bir kahvehane bulsam da otursam diye. Hafif de gribim, aylardan Eylül, hava ise çok sıcak olmamakla beraber sıcak. Bir gömlekle çıktım dışarı fakat kolları uzun, salkım salkım uzanan yaprak ve dal desenli, dallar kahverengi krem, gömlek beyaz. Pantolon ise lacivert, beyaz çizgili. Yörük Obaları Derneğini gördüm yürürken. Evvelden çok önünden geçtimse de hiç içine girmemiştim. İlgimi çekmese aklımda kalmazdı fakat yeterince de çekmemiş ki girmemişim bu zamana kadar. Belki de bir çekimserlik ya da ben Yörük değilim bir şey değilim ne yapacağım derneğinde düşüncesi olacak ki şuan bunu yazarken de buna hak verdim. Taş kenarlı iki büyük tahta kapı ve devamında siyah demirlikler. Girdim içeri, önümde gölgelik altı uzanan taşlı bir yol, kapıya yakın masalardan birinde bir amca arkada da 3 masa uzakta hamur açan teyzeler. Bahçeye bakan, müzeleşmiş eski bir Muğla evi. Sol tarafta yerde sahte çim döşenmiş orada da masalar ve sandelyeler ki orada bir grup oturuyordu, sonradan öğrendim ki dernek başkanı ve tayfası. Hemen onların da solunda üstü kapalı arkası kapalı boydanboya bir sergi içinde de eski iskemleler yörük işleri. Bir sade kahve çekmiş canım. Ne zaman çekmez ki. Oturmaya gittim ama biraz da çekindim, tek yabancı benmişim gibi. Hakikatte de biraz öyle çünkü birazdan aralarında geçen iletişimde gördüğüm üzere hepsi birbirini tanıyor. Belinde renkli kuşak, ayakta “lastikli kilot” olan birisi oraya ait değil de nereye ait? Bu insanları bir bütün görmemek elde değil ilk intibada. Ve bu da beni sandalyeye oturmadan önce birkaç saniye acaba oturuluyor mu gibi bakar gibi baka kalmamı sağlayan unsurdu. Teyze hoşgeldin otur dedi, uzaktan hamur açıyor. Oturdum bir türk kahvesi istedim, sade. Amca laf attı. O pantolon ona olmaz diye. Tabi bu çizmeye, körüklü çizmeye tasarlanmış bir pantolon değil ama kıvırıp sarıp bir şekilde olduğunu düşünüyorum. Kendi pantolonunu gösterdi doğrusu bu diye ki o demeden ben görmüştüm ilk girdiğimde. Bu pantolonların adı da kilotlu don imiş. Ama ayakkabısı ayakkabıdı çizme değil. Çizmesi o yörük işlerinin konulduğu yerde imiş. Körüklerin de farklı türleri varmış benimkisi ise elmas körükmüş. Pala, yanaklara uzanan bir bıyık, kirli sakal, ihtiyarlığın da verdiği hafif bir kamburluk. Önündeki masada tesbihler sarı sari boy boy iri iri. Önündeki masada kamalar boy boy çeşit çeşit. Konuşurken bana kamaları anlatmaya başladı çıkardı kınından kın dediğim de kılıfından, çıkardı anlatıyor şöyle böyle iyi şöyle böyle özel ve güzel diye. Ben de düşündüm, kardeşimin doğum günü yaklaşıyor o da sever böyle şeyleri diye dedim alayım hadi ona. Bizim de vaktinde vukuatımız olmadı değil diye anlattı. Bıçağı salladığımız kadar bize sallayan da oldu dedi, elini gösterdi. Avcuyla yakalamış üstüne gelen bıçağı, hala da izi vardı sağ avcunda. Sonra fiyatını söyledi, kulağıma da ucuz geldi. Dedim bir de kendime alsam ama kısasından, dağda bayırda kampa gidince kullanırım ben de diye. Yine bıçaklara bakıyorum inceliyorum o kadar da ahım şahım değil ama hoş da. Adam hadi ala getiriyor ben de dedim naktim yok kahvemi bitireyim çekip gelirim. Bunun ardından gelen son üç cümlesini kahveni iç de parayı çek gel noktasıyla bitridi. Ben de diktim kahveyi, geliyorum çantam da burada dedim gittim para çekmeye. Dönüşte yolu uzatmışım uzun yoldan bulmaya çalışırken bir de yağmur bastırdı, çok ıslanmadan vardım. Tesbihci dayı bir yandaki daha içteki masaya geçmiş yağmurdan korunmak için. Ben de onun arkasındaki çantamı bıraktığım yere gittim. Yine sohbete daldık. Kamaları gösteriyor yine. Yolda uzun uzun düşündüm sadece kardeşime mi alsam yoksa kendime de alsam mı bir uzun bir kısa mı nasıl olur diye. İkisini de uzun al arada ayrılık olmasın dedi ama benim gözüm kısadaydı kardeşimin de uzununu seveceğini bildiğimden, bildiğim gibi devam ettim. Sonra pantolon mevzuna geri döndük. Bir terzi önerdi. Terzi Mehmet. Çok iyi terziymiş buralarda da bu pantolonu en iyi o dikermiş ama bir kusuru varmış o da akşam oldu mu gidip kafayı çekermiş. Bu yüzden bazısı işini aksatır çok asılmadığı olurmuş ki Tesbihci Dayı da bu huyundan sitemkardı. Yolu iyice tarif etti düz git helvacının karşısında dedi. Sonrasında topladı eşyalarını, bir yörük çantayı astı omzuna yola düştü. Hafif topallaya topallaya ald bastonu gitti. Bir cigara yaktım, bitince de hesabı istedim teyzeden. O arada o da çizmeyi gördü, efe misin sen dedi gülerek sonra da bizim başkan da burada gel seni tanıştırayım dedi. Yanına götürdü, ayakta dikiliyorum onlar masa başında oturuyor üç beş kişi. Gel otur dedi başkan. Çektim sandalye oturdum. Adam da bir isle meşgul, telefonda sürekli konuşup duruyor telefon kapanıyor yanındakilere bir şeyler diyor sonra dışarıdan başkası geliyor onla konuşuyor. Yarınki yörük şenliğinin telaşı hep bunlar. Ne istiyorsun dedi bana dönüp. Ben cevap vermeye kalmadan teyze seslendi uzaktaki masadan, tanışın diye ben gönderdim. Sonra yine telefona işlere döndü. Ben de ayıp olmasın diye kalkamıyorum. Biraz daha bekledim sonra izin istedim kalktım. Dedim şu terziye gideyim. Buldum. Daha evvelden de önünden geçmediğim yer değil nihayetinde, zor olmadı bulmak. Ben pantolonu sorar sormaz gözüme ilişti zaten, girişte asılmış bu pantolonlardan. Haftaya yetiştiremem dedi. Sağlık olsun bir dahaki sefere dedim. Bir şey içime sinmedi o da tesbihci dayı bana dikiş 1500 demişti. Terzi 3000 dedi. Bir pantolon bir de yelek. Laf arasında Almanya’ya gidiyorum haftaya dedim diye mi geçirdi fiyatı yoksa zam mı gelmişti bilemedim. Ama kuvvetle muhtemel ilk ihtimal gibiydi ki canımı sıkan da bu oldu işte. Şimdi günler sonra geri dönüp fiyat çok değil mi desen olmaz. Adam zaten yapmaya hevessiz olmasa belki 6 ay sonra gelirim sağlık olsun dediğimde haftaya yetiştirebilir belki havalarına girerdi ki o da olmadı. Tabi adam usta neyin ne kadar sürede olup olmayacağını bilir ama yine de o isteksizlik de belliydi. İsteksiz olmasa da istek olmadığı aşikardı.
